Yeditepe’de Bir Yabancı
2010 yılının bir eylül sabahında İstanbul'a gelen Eda Ketenci'nin, başlangıçta yabancısı olduğu bu şehirle yıllar içinde kurduğu ilişkinin hikâyesi. Cihangir'den Kadıköy'e, Beyoğlu'ndan Boğaz vapurlarına uzanan bir yolculukta İstanbul'u yenmeye çalışmaktan onunla birlikte yaşamayı öğrenmeye...
Uzaklarda bir yer vardı.
Karmaşası göğe yükselir, cazibesi insanın aklını başından alırdı.
Yedi tepeli bir şehirdi orası.
Nice imparatorlukların gözünü diktiği, nice hayatların kendine bir yer aradığı, taşında toprağında binlerce hikâyenin uyuduğu bir şehir...
Benim gibi küçük yer insanına uzak, hatta biraz da imkânsızdı.
Oraya giden yollar yalnızca uzun değildi; yorucuydu, ürkütücüydü.
Çünkü insan, bildiği yerlerden uzaklaştıkça kendi küçüklüğüyle karşılaşırdı.
Korkulacak bir yerdi orası.
Kalabalığı vardı; insanı içine alan, sonra da adını unutturan bir kalabalık.
“Taşı toprağı altın,” derlerdi.
Altındı, olmasına altındı.
Ama altının başında da çok insan vardı.
Kimi bir avuç ekmek,
kimi biraz umut,
kimi kendine bir hayat arıyordu.
Herkesin gözünde başka bir ışık, ellerinde başka bir hikâye vardı.
Ben ise o şehre uzaktan bakardım.
Uzakta oldukça güzeldi.
Uzakta oldukça büyük, ulaşılmazdı.
Belki de bazı şehirler varılmak için değil, hayal edilmek için güzeldi.
Filmlerde duyduğum bir replik vardı.
Ne zaman orayı düşünsem, o cümle gelip zihnime yerleşirdi:
“Seni yeneceğim İstanbul.”
Demek ki bir savaş vardı orada.
Yenmek ve yenilmek...
Tutunmak ve düşmek...
Kalabalığın içinde kendine bir yer açabilmek...
Belki de İstanbul, insanın önce kendisiyle savaştığı bir şehirdi.
Ben de ürkek adımlarla, o altından nasibimi almak için yola çıktım.
Arkamda küçük bir yerin sessizliği, önümde yedi tepeli şehrin gürültüsü...
İlk geldiğim günlerde kendimi başka bir diyarda gibi hissettim.
Her sokak başka bir âleme açılıyordu.
Bir köşeyi dönüyor, hiç bilmediğim bir hayatın içine düşüyordum.
Bir kapının ardından başka bir hikâye, bir sokağın ucunda başka bir dünya çıkıyordu karşıma.
İnsanları yabancıydı ama hikâyeleri tanıdıktı.
Herkes bir şeylerin peşindeydi.
Kimi zamanın,
kimi paranın,
kimi aşkın,
kimi de yalnızca kendine ait küçük bir köşenin...
Ben ise bütün bu dünyanın ortasında, elindeki pusulaya güvenmeyen bir yolcu gibi yürüyordum.
Her adımda şehir biraz daha büyüyor, ben biraz daha küçülüyordum.
Ama yine de yürüyordum.
Çünkü o cümle hâlâ kulağımdaydı:
“Seni yeneceğim İstanbul.”
Belki de o günlerde henüz bilmiyordum; bazı şehirler yenilmezdi.
İnsan yalnızca onların içinde kendine bir yer bulmayı öğrenirdi.
Cihangir’in bohemliğinde başka türlü akardı zaman.
Beyoğlu’nun cümbüşü başka türlü çalardı insanın kulağına.
Beşiktaş’ın gençliği,
Kadıköy’ün öğrencileri...
Her semtin kendine ait bir sesi, bir kokusu, bir dokusu vardı.
Aynı şehrin içinde yan yana duran, ama birbirinden uzak dünyalardı bunlar.
Başka yüzler,
başka telaşlar,
başka düşler...
Hayatım hangi semte düşürdüyse beni, ben de orada biraz İstanbul oldum.
Cihangir’de bir masanın kenarında oturup dünyayı seyrederken,
Taksim’de kalabalığın sesine karıştım.
Beşiktaş’ta gençliğin telaşına,
Kadıköy’de öğrencilerin bitmeyen düşlerine dokundum.
Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçen bir vapurda simidimi bir martıyla paylaştığım da oldu.
İki yaka arasında süzülürken şehrin bir anlığına sustuğuna da şahit oldum.
Sokaklarda bazen kalabalığın içinde amaçsızca dolaştım.
Bir yere yetişmeden,
bir yere varmaya çalışmadan...
Sadece yürüdüm.
Belki de İstanbul’u tanımak biraz da buydu:
Bazen bir martıyla simidi paylaşmak, bazen kalabalığın içinde kaybolmak, bazen de hiçbir yere yetişmeden bir şehrin sesini dinlemek.
İstanbul derya denizdi.
Benim gördüğüm ise o deryanın yalnızca kıyıya vuran birkaç dalgasıydı.
Sonra anladım:
İstanbul tek bir şehir değildi.
Birbirine yaslanmış yüzlerce küçük dünyaydı.
Yan yana, omuz omuza, ama her biri kendi yalnızlığında...
Benim İstanbul’um da işte o küçük dünyalardan ibaretti.
Ayak izlerimin kaldığı, hayatımın bir parçasını emanet ettiğim semtler kadarını biliyordum.
Gerisi hâlâ deryaydı.
Kimine cefa, kimine sefa idi bu şehir.
Kimi geldiğinde kucakladı İstanbul’u, kimi yıllarca içinde yaşayıp yine de ısınamadı.
Kimi burada kaybetti, kimi burada yeniden buldu kendini.
Ben de bir zamanlar bu şehre bir savaşın ortasına gelir gibi gelmiştim.
Yenecektim onu.
Oysa zamanla anladım ki bu şehirde yenmek de yoktu, yenilmek de.
İstanbul’un senden istediği, onunla savaşman değildi.
Onunla yaşamayı öğrenmekti.
Çünkü İstanbul kimseye ait değildi.
Herkes biraz onundu.
O ise hep kendisinin.
Bugünden Bakınca · 2026
O zamanlar İstanbul, mücadele ettiğim, zaman zaman ürktüğüm bir yerdi. Bugünse alıştığım, dilini öğrendiğim ve onunla omuz omuza yaşamayı öğrendiğim bir şehir. Artık ona karşı değil, onunla birlikte yürüyorum.
Eda Ketenci
Avukat
O zamanlar İstanbul, mücadele ettiğim, zaman zaman ürktüğüm bir yerdi. Bugünse alıştığım, dilini öğrendiğim ve onunla omuz omuza yaşamayı öğrendiğim bir şehir. Artık ona karşı değil, onunla birlikte yürüyorum.