Pazar | 16-08-2026
26 °C IST, TR

Annemin Penceresi

Sarıyer Maden’de bir pencerenin önünden geçen kediler, çiçekler, iş makineleri ve insanlar; Alzheimer hastası bir annenin dünyasına, kızına ise hayata başka türlü bakmayı öğreten küçük bir İstanbul hikâyesine dönüşüyor.

İstanbul’a 12 yaşımda kolejde okumak için gelmiştim. O dönemde ailem beni yatılıya vermek istememiş ve Maltepe’de oturan teyzemin yanına yerleştirmişlerdi. Şu anda 53 yaşındayım ve 12 yaşımdan beri okumak için geldiğim bu gezegendeki en eşsiz şehirlerden biri olan İstanbul’da hâlâ yaşıyorum.

Ebru Şinik ve annesi birlikte otururken
Annem Aytül Şinik ile birlikte.

41 yıl içinde İstanbul’un Anadolu ve Avrupa yakasında birçok semtte oturdum. Kronolojik olarak; Maltepe, Yakacık, Göztepe, Ataşehir, Büyükdere Caddesi, Göktürk, Zekeriyaköy ve Sarıyer Maden. Zamanında asla orada oturmam dediğim tüm semtlerde ev kiralayıp yaşadım.

Bu yazımın konusu ise Sarıyer Maden mahallesindeki yaşamımın bana getirdikleri…

Bu eve taşınırken “tek başıma yaşıyorum, burası benim için çok büyük” diye bir an bile düşünmemiştim. 4+1 dubleks ve iki adet de adeta parti terası büyüklüğüne sahip bir daireydi.

Dairenin ön tarafında yer alan salon, en-suite ana yatak odası ve teraslar; gecekondu evleri ile villa sitelerin birlikte yer aldığı, yeşillikler içinde geniş bir vadiye bakıyordu. İstanbul’da bu tür farklı sosyo-ekonomik sınıfların sentezlendiği mahallelere son derece alışığızdır ve ben bu sentezi çok güzel, doğal ve sağlıklı bulurum. Dairenin arka tarafı ise tenha bir sokağa bakıyordu. Apartman girişinin olduğu bu sokağın diğer tarafı ise komple kayalık ve maki bitki topluluğunun üstünde geliştiği çok dik bir tepeliğe bakıyordu.

İlk taşındığımda bu sokağın bir tarafında gecekondudan hallice bir keçi ve inek çiftliği vardı. İlk gördüğümde inanamamıştım. İstanbul’un ortası olmasa bile, Maslak’a 10 dakika mesafede oturacaktım ve yanımda sabahları taze keçi sütü alabileceğim bir çiftlik vardı. Sokağın devamındaki evler daha lüks bir segmente doğru gelişiyordu; çünkü sokağın ileriki bölümleri müthiş bir boğaz manzarasına hakimdi. Bölgede müthiş bir sessizlik ve huzur vardı.

Salonun dış cephe mimarisinde pencereler iki tarafı aşağıdan yukarı komple cam olacak şekilde kurgulanmıştı. Tüm ev ışıl ışıl gün ışığı enerjisi ile dolup taşıyordu. Bu ev bana çok mu büyük diye hiç düşünmeden tuttum; ruhumun büyük, geniş ve ferah alanlara ihtiyacı vardı. Ayrıca sıfır bir daireydi. Yeni hayatıma burada, dingin bir sessizlik ve yeşillikler içinde başlayacaktım.

İlk iki senem anlattığım bu sessizlik ve sakinlik içinde geçti. Keçiler ve inekler her öğleden sonra sokaktan yürüyor, tepelikteki bitkilerin yapraklarını yiyor ve adeta bir köy havası estiriyorlardı. Daha sonra sokağın baktığı tepe bölgede marjinal değişiklikler olmaya başladı. İnşaat saha araçları araziye girmeye başladı; tepelik arazi düzleştirildi, aylar süren hafriyatlar yapıldı, kayalar kırıldı. Ortalık sürekli toz duman içindeydi. Öğrendik ki bu çok değerli arazi üzerine çok büyük, lüks bir site inşa edilecekmiş.

Bu inşaat süreci ile sokaktaki hayatımız tam tersi bir yöne akmaya başladı. Sabahın yedisinden gece yarısına kadar büyük iş makinelerinin kırdığı kaya sesleri ve çok dik, engebeli arazinin kaymaması için yaklaşık bir sene boyunca devasa hidrolik delgi makineleriyle inşa edilen fore kazık sistemi sesleri ile tüm günümüzü geçirmeye başladık. Her ne kadar meditasyon uzmanı olsam da, bu sesler bazen tahammül edilmez bir seviyeye geliyordu.

Aytül Hanım evde otururken
Annem, yeni hayatına açılan yaşam alanında.

İnşaat süreci başladıktan altı ay sonra hayatımda çok majör bir olay gelişti. Yaklaşık 20 yıldır Alzheimer olan annemi benim evime taşıma kararı almak zorunda kaldım. Çünkü medikal durumu artık Çorlu’daki evimizde yardımcısı Kerime Abla ile yaşayamayacak bir noktaya doğru kaymıştı ve tek kişilik bir bakım yeterli değildi; iki kişinin vereceği bir bakıma ihtiyacı vardı.

12 yaşımda evden çıktığımdan beri, okul sürecimdeki yaz tatilleri haricinde annemle aynı evde yaşamamıştım. Çok iyi geçinen bir anne-kız olduğumuzu söyleyebilmem ise asla mümkün değildi. Ama hayatın bizlere böyle sürprizler yaptığını benim yaşlarıma gelenler çok iyi bilir.

Aile fotoğrafı
Aileyle bir arada geçen zamanlar, hafızanın en kıymetli yerinde duruyor.

Annem ve Kerime Abla’yı bana taşıdım. Kardeşlerimle birlikte onlara evin giriş katında yer alan yatak odasını hazırladık. Odaya elektrikli bir hasta bakım yatağı yerleştirdik ve duvara da yatarken rahatlıkla izleyebilmesi için bir televizyon monte ettirdim. Odada ayrıca bir giysi dolabı ve Kerime Abla için de tek kişilik bir yatak mevcuttu.

Bu odanın bir bölümü, evin diğer odalarındaki gibi baştan aşağı camdı. Ve bu büyük pencere apartman girişine, inşaatın başladığı sokağa ve tepeliklere bakıyordu. Annemin yatağını, mimarisi Fransız balkonlu olarak tasarlanmış bu büyük pencereye bakacak şekilde hizaladık. Annem artık hayatının bu son yolculuğunu, umarım hastanelere gerek kalmadan, bu odada geçirecekti.

Annenin bakım odasında Kerime Abla ile birlikte
Odanın içinde kurduğumuz yeni hayatında, Kerime abla ve sessiz tanıkları.

Asıl anlatmak istediğim şey şuydu: Annem Aytül Şinik ile iki yıldır aynı evde yaşıyoruz ve bu süre içinde bu sokakta yaşadıklarımız, hasta odamızın içindeki hayatı tahmin ettiğimden çok daha derinden etkiledi.

Öncelikle evin içindeki 24 saatlik hayatımızın genel kurgusuna değineyim.

Annemle yaşamaya başladıktan sonra ilk sekiz ay onu günde iki defa yatağından iki kişi kaldırıyor ve tekerlekli sandalye ile salona getirerek, bir saat kadar farklı bir mekân görmesini ve bizimle birlikte evin içindeki yaşamı izlemesini sağlayabiliyorduk. Ayrıca her akşam yemeği için de onu giydirerek salondaki ana yemek masasına getiriyor ve bizimle birlikte akşam yemeği ritüeline devam etmesini sağlıyorduk. Akşam yemeklerinin tüm aile fertlerinin bir arada olduğu kutsal bir zaman dilimi olduğu çocukluğumda öğretilmişti bizlere.

Evet, kendisi hiçbir şekilde kıpırdayamıyor, ellerini kullanamıyordu; fakat bizimle birlikte masada olduğunun farkındaydı ve onu her kaldırdığımızda çok sevindiğini yüz mimiklerinden net olarak görüyorduk. Bu da bizde, tüm bu eforlara değdiği hissiyle büyük bir tatmin ve vicdani rahatlık yaratıyordu.

Sonra bir gün annem salonda benim yanımda bir epilepsi krizi geçirdi. Hayatımda hiç epilepsi krizine şahitlik etmemiştim. Oldukça uzun süren bu kriz neticesinde, bir günlük hastane acil bakım servisi sonrasında hekimler bu durumdaki bir hastaya yapabilecekleri ekstra hiçbir şey olmadığını söyleyip bizi epilepsi ilaçları vererek eve yolladılar.

Eve gelmemize çok sevinmiştim; çünkü annemin bizim yanımızda, evde olması ve huzurla yatağında yatması en büyük isteğimdi. Bu kriz sonrasında onu yormamak adına günde artık sadece bir defa, o da akşam yemeklerinde olacak şekilde yatağından kaldırma kararı aldık. Demek ki artık tüm günü yatak odasında, pencereye bakarak geçirecekti. O halde onun hayatına nasıl güzellikler katabiliriz ve odadaki hayatını nasıl daha neşeli, daha dikkat çekici kılabiliriz diye düşünmeye başladım. Onu tüm gün televizyon seyretmeye mahkûm edemezdim.

Annenin pencerenin yanında oturduğu an
Pencerenin önündeki hayat, odanın içindeki zamanı dönüştürmeye başladı.

Gözleri kesinlikle benden daha keskin gören annem, büyük penceresinden apartman girişine bakarken gün boyunca kimler girip çıkıyor diye çok dikkatlice izliyordu. Bir nevi apartmanın mutlak sessizlikteki muhtarı olmuştu. Onun bu görüş hizasına daha fazla hareket eklenmeliydi.

İlk aklıma gelen, baktığı Fransız balkonlu pencereye rengârenk mevsim çiçekleri yerleştirmek oldu. Balkonun demir parmaklıklarını ve zeminini neşeli çiçeklerle donattım.

Çiçekli pencerenin önünde duran anne
Çiçeklerle çevrelenen pencere, annemin küçük dünyasını renklendirdi.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra bu minik Fransız balkona, henüz çok genç olduğu belli olan kömür siyahı bir kedi gelip gitmeye başladı. Bilenler bilir; İstanbul, sokak kedilerinin özgürce her yerde dolaştığı ve herkesin de onların bu özgürlüğüne saygı gösterdiği, evcil hayvan dostu çok özel bir şehirdir.

İstanbul’da sokak kedilerinin mağazalarda, spor salonlarında, kafe ve restoranlarda; hatta konferans ve tiyatro salonlarında, performans varken dahi sahnede mağrur mağrur dolaştıklarına şahit olabilirsiniz. Hiç kimse müdahale etmez; tam tersine onları kollayıp korur, besler. İstanbul bu konuda haklı bir gurur yaşayan bir şehirdir ve dünyada parmakla gösterilir.

Biz de ziyaretimize gelen bu kediyi balkonda sahiplenelim dedik ve çiçeklerin arasına minik bir kedi evi ile mama kapları yerleştirdik. İsmini de çok yaratıcı bir şekilde Zeytin koyduk.

Zeytin de bizi sahiplendi ve Annemin Penceresi’ndeki bu küçük balkonda yaşamaya başladı. Çok heyecanlı ve akrobatik hareketleri seven bir kediydi. Uyumadığı ve mamasını yemediği zamanlarda bize türlü türlü oyunlar yapmaya başladı. Balkonun demirlerine tutunarak yaptığı esneme hareketleri hepimizi kahkahalara boğarken, annemin de yüz kaslarının müsaade ettiği ölçüde gülümseyebilmesine sebep oluyordu.

Büyük bir hayvansever olan kız kardeşim Didem, Zeytin’i bu arada kısırlaştırdı ve ihtiyacı olan tüm veterinerlik bakımlarını düzenli olarak yaptırmaya başladı. Fakat aylar sonra bir gün Zeytin bizi terk edip gitti. Çok üzüldük ve yokluğunu çok hissettik. Daha sonra fark ettik ki altımızdaki bahçe katındaki aileyle yaşamaya başlamıştı. Bu bizi hem çok mutlu etti hem de güldürdü. İşte dedik, İstanbul’un kedileri ve özgür ruhlarına harika bir örnek daha.

Evren onun önüne bir film misali, çok hızlı akan bir yaşam akışı sunmuştu.

İlerleyen zamanlarda tepedeki inşaat, annemin yatarken göz hizasına gelecek şekilde sokağın altına kadar indi. Sürekli dev iş makineleri, saha çalışanları, inşaat sesleri ve toz duman… Sokak tam olarak büyük bir inşaat alanına dönüşmüştü. Ben de, “Kadının kaderine bak; kayalıklar içindeki yemyeşil bir manzara yerine annem artık ne izlemek zorunda kaldı?” diye hayıflanıyordum.

Fakat kısa bir süre sonra fark ettim ki bu inşaattaki hareketlilik, annemin hayatına da bir hareket getirmişti. Tüm gün önünden gelip geçen iş makinelerini, hafriyat kamyonlarını ve baretlerini takmış saha çalışanlarını merakla izliyordu. İşte bu hiç aklıma gelmemişti. Evren onun önüne bir film gibi, çok hızlı akan bir yaşam akışı sunmuştu. Ve o da bu durumdan gayet memnundu.

Bu arada gün boyunca yatağında sürekli sağa ve sola çevrilmesi gerektiği için odanın duvarlarına da renkli ve onun dikkatini çekecek tablolar astım. Hatta onun hayatı boyunca işleyerek bizlere hediye ettiği goblen tabloları da dönüşümlü olarak duvarlarda değiştirmeye başladım. Bunlara bakmadığı zamanlarda da televizyonda ilgisini çekecek belgeselleri, çizgi film kanallarını ve her seyrettiğinde gülümsediği Ata Demirer filmlerini ve efsane Avrupa Yakası dizisini açmaya devam ediyorum.

Evet, bugün günlerden 1.08.2026 Cumartesi. Sabah erkenden kalkıp 10 dakikalık mesafedeki İstanbul’un en güzel ve geniş plajlarına sahip olan Kilyos’a gidip sahilde uzunca bir süre yürüdüm ve denize girdim. Bu, gerçekten İstanbul gibi bir dünya metropolü için çok büyük bir lüks ve biz bu lüksün hemen yanında yaşıyoruz.

Annesiyle birlikte son dönemden bir kare
Kerime abla & Annem; Hayatın en kırılgan dönemlerinde bile birlikte kalabilmenin sessiz gücü.

Annem, inşaat çalışanlarını, pencere dışındaki çiçeklerini, duvarlardaki tablolarını ve zaman zaman da televizyondaki programları izlemeye devam ediyor.

Sarıyer Maden mahallesindeki bu sokak ve Annemin Penceresi, benim hayata bakış açımı oldukça değiştirdi. Annem ve bu sokak bana yaşama nasıl tutunmam gerektiği ile ilgili büyük bir ders verdi.

Humanistanbul platformuna, bana hayatımın bu dönemini sizlerle paylaşmak için böyle bir alan açtığı için teşekkür ediyor; sizlerin de bu harika şehirde yaşadığınız özel hikâyeleri ve hayatınıza anlam ve değer katanları okumak için sabırsızlanıyorum.

İyi Ol, Mutlu Ol
Ebru ŞİNİK

Günümüzle İlişkisi

Sarıyer Maden’de bir pencerenin önünden geçen kediler, çiçekler, iş makineleri ve insanlar; yatağından dışarıdaki hayatı izleyen bir anne ile kızının İstanbul’a ve yaşama başka türlü bakmasını sağlayan bir hikâyeye dönüşüyor.