İki Kıta, İki Aşk ve Bir İstanbul Masalı
İlk gençliğin Teşvikiye, Nişantaşı ve Maçka’ya sinen masum hatıralarından, Kanada’da başlayan büyük bir aşka; yanlış dikilen gelinlikten Fatih Evlendirme Dairesi’ne uzanan bu hikâye, İstanbul’un bir düğünü nasıl kadere dönüştürdüğünü anlatıyor.
Aşklar; yaşandıkları yerlerin kokusu, dokusu ve ruhu ile özdeşleşirler. Zira bir mekânın taşına sinmeyen, sokaklarında iz bırakmayan ve zamanın ruhuyla kaim olmayan hiçbir duygu, hatıraların aşındırıcı gücüne direnemez.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda zihnimizde canlanan, yalnızca bir insan değil; sevinç ve hüzünlerimize eşlik eden çınar yaprakları, ıslak sokakların kokusu ve o anın silinmez atmosferidir.
Benim için de ilk gençliğin en masum, en pürüzsüz aşkı; Işık Lisesi’nin Teşvikiye’ye bakan heybetli kapısında, Karakol Sokağı’nın basamaklı kaldırımında, Maçka Parkı’nın yukarısındaki Açıkhava Apartmanı’nda, Nişantaşı’nın kalbimi okşayan nostaljik hatıralarında ve İstanbul’un o döneme ait unutulmaz ruhunda yaşar.
İlk gençlik masumiyetinin bittiği yerde bambaşka bir kıtanın rüzgârı estiğinde, gönlümü çelen yakışıklı bir Kanadalı olmuştu. Dizlerimize kadar kara gömüldüğümüz bir kış günü, Quebec eyaletinin Vermont sınırındaki masalsı kasabasında, Bishop's Üniversitesi’nin kafeteryasında karşılaşmış, romanlardaki o meşhur “ilk bakışta aşk” klişesini bizzat yaşamıştık.
Hızlı başlayan ilişkimizin dördüncü ayında tereddütsüz edilen evlilik teklifini aynı tereddütsüzlükle kabul ettikten sonra sıra, bu kararımı tavizsiz bir dirençle karşılayacaklarından şüphe duymadığım aileme anlatmaya gelmişti.
O telefon konuşmasını hiç unutmuyorum. Heyecandan beti benzi atmış müstakbel kocamı sıcak sütle hayatta tutmaya çalışan Venezuelalı ev arkadaşım Marisela, bir yandan da bana “Hadi artık, çevir şu numarayı da hepimiz kurtulalım!” minvalinde tezahüratlar yapıyordu. Şu an bana taş devri gibi gelen tarih 1983’tü ve İstanbul’daki ilkel telefon hatları bir türlü düşmüyordu.
İnat ve dirayetin elinden kurtulamayan teknolojik aksaklığı en nihayetinde yendiğimde, bizim Açıkhava Apartmanı’nın açık camlarından birinden yayılan haşin bir çığlık sokağın gürültüsünde kaybolmuştu. Neyse ki fırtına dinip sular isteksizce durulduğunda, Emirgan’daki meşhur Abdullah Restaurant’ın tatlı yaz esintilerini kucaklayan bahçesi düğünümüz için çoktan hazırlanmaya başlamıştı bile...
İstanbul, bu defa farklı kültürlerin ve kıtaların buluştuğu o büyülü sahnesini bizim için kurmuştu.
İstanbul’da kurulan o büyülü düğün sahnesinden bir an.
Kanadalı müstakbel kocamla İstanbul’un mistik dokusunda, doğu ile batının tam kalbinde yaşadığımız nevi şahsına münhasır, tatlı telaşlarla ve beklenmedik sürprizlerle dolu düğün maceramız; bu şehrin sadece geçmişimi değil, geleceğimi de nasıl şekillendireceğinin en canlı kanıtı oldu.
Siz kader deyin, ben karma diyeyim; sonunda eğrisi doğrusuna oturan aksilikler silsilesi düğünüme sekiz gün kala başladı. Kara mizah gibiydi yaşadıklarımız.
İlk önce Kanada’dan gelen düğün elbisemin yanlış dikilmiş olduğu; kollarının kalkmadığı ve kalkmasının da ebediyen mümkün olmayacağı anlaşıldı. Annem ve ben dehşet içinde ne yapacağımızı düşünürken, imdadımıza İstanbul’un efsanevi terzisi Madame Concitta Coppola yetişti.
Annem İpek Kıramer’i modacı olması için yüreklendiren, aile dostumuz Madame Concitta abidevi bir şahsiyetti. Bir gün sizlere onun İstanbul’a nakşolmuş sıra dışı hayat hikâyesini ve renkli kişiliğini anlatacağım. Neyse, biz dönelim hikâyemize...
Benim perişan hâlimi gördüğünde, muzaffer bir ifadeyle, “Kokolimu, sen hiç üzülme, bu gelinliği bir rüyaya dönüştüreceğim,” dedi ve de öyle yaptı. Elbiseyi tamamen söktü, önünü fi tarihinde Paris’ten getirmiş olduğu ştras ve suni incilerle işletti; kalkmayan kollarını dâhiyane bir fikir ve usta bir işçilikle her yöne, her şekilde hareket ettirebileceğim fevkalade şık bir hâle getirdi.
Gün sayarken ve damat tarafının İstanbul’a teşrif etmesini heyecanla beklerken, beklenmedik bir haber bomba gibi düştü bizim cenaha: Ülkemizde her gün çıkan yeni bir yasaya bir yenisi daha eklenmiş, Türklerle evlenen tüm yabancıların İnterpol araştırmasından geçmesi buyrulmuştu.
Soluğu emniyet müdürlüğünde aldık. Müdürlükten çıkarken şaşkınlık ve çaresizlik içinde nutkumuz tutulmuştu; çünkü bu prosedürün haftalar, belki de aylar sürmesi bekleniyordu. Benimkiler kara kara, hangi bakana ne şekilde ulaşabileceklerini düşünürlerken, düğünüme sadece üç gün kalmıştı.
Yirmi yaşında, Barbara Cartland romanlarındaki kahramanları andıran naif hâlimle, o dünyanın sonu gibi gelen haber karşısında nasıl ayılıp bayıldığımı düşündüğümde feleğin çemberinden geçmiş bir edayla gülümsüyorum şimdi… Ne kadar boş şeylere üzülmüşüz meğer…
Bütün aksiliklerin ardından imzaya varan yol.
Derken, Türkiye’deki bürokrasiyi aşmayı sanata dönüştürmüş bir akrabamızın zihninde şahane bir fikir parladı ve posta yoluyla tebliğ edilen bu kararnameyi henüz almamış bir belediye bulma yarışı başladı. Koca İstanbul’da sadece iki belediye bulunabildiğinden, yolumuz Fatih Evlendirme Dairesi’ne çıkmıştı.
Kanada’dan gelen zarif kafileyi, Fatih Evlendirme Dairesi’nin her tarafı dökülen, gri ve ter kokulu binasına sokacağımız için şıklığından ödün vermeye zorlanan annemin millî gururu fena halde zedelenmişti. Benim içinse hava hoştu; çünkü o zamanlar kendi gururum daha önde gidiyordu…
İstanbul, yalnızca aşkımıza fon olmadı; aksilikleri, sürprizleri ve tesadüfleriyle geleceğimizi de şekillendirdi.
8 Haziran 1984 akşamından bir kare.
Ve sonunda, 1984 yılının 8 Haziran akşamında, sahil yolundan aheste aheste giden 1938 model bir Citroën içerisinde yakışıklı prensim, kardeşlerim Lale ve Emre eşliğinde geldim Emirgan’a.
Rahmetli babam ve dedelerim yoktu. Onları temsilen birkaç dost ve kader arkadaşları vardı.
Düğün, bütün aksiliklerin ardından, İstanbul’a yaraşır bir şekilde; doğu ile batının, aile ile kaderin, kayıp ile umudun aynı sofrada buluştuğu bir akşama dönüştü.
O gece, yoklukların yerini dostluklar ve hatıralar aldı.
99 yaşındaki eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da oradaydı. Beni öksüz bırakmamışlardı.
Dedim ya; bu şehir, ruhunda sakladığı hatıralarla ve kader oyunlarıyla, dünyadaki tekâmülümün hem en masum başlangıçlarına hem de en büyük dönüşümlerine cömertçe şahitlik etmesini hep bildi.
Işık Menderes , İstanbul
İstanbul bugün de farklı kültürlerin, aile hikâyelerinin ve kişisel dönüm noktalarının iç içe geçtiği bir şehir. Bu hikâye, kentin yalnızca bir fon değil; aşkı, aileyi, bürokrasiyi, tesadüfleri ve kader duygusunu aynı anda taşıyan canlı bir hafıza mekânı olduğunu hatırlatıyor.