Onların “İnsanları” Var
İstanbul Ömerli’de sokak köpekleri için bir araya gelen komşuların hikâyesi: mama kaplarından veteriner kapılarına, geçici yuvalardan yeni ailelere uzanan görünmez bir dayanışma ağı ve birbirini onlar sayesinde bulan insanlar.
Gece yarısını geçmişti. İstanbul’un üzerinde şimşekler çakıyor, yağmur bahçeyi dövüyordu. Evlerin ışıkları birer birer sönmüş; sokaklar yalnızca yağmurun ve uzaktan gelen gök gürültüsünün sesine kalmıştı.
Ama Didem uyuyamıyordu.
Aklı, bahçedeki kulübede kalmayı sevmeyen geçici misafirindeydi. Belki korkuyor, belki de yalnız hissediyordu. Bunu bilmenin tek yolu yanına gitmekti. Saat bir olmuş, üç olmuştu; önemi yoktu. Tasma eline alındı, kapı açıldı ve yağmurun altında beraber yürüyüşe çıkıldı.
Çünkü bazen sevgi, gece yarısı sıcak yatağınızdan kalkmaktır. “Nasıl olsa bir kulübesi var,” diyememektir. Bir canlının korkusunu küçümsememek, onun da incinebileceğini bilmektir.
Bonbon
Biz, birbirimizi biraz da böyle gecelerde bulduk.
İstanbul’da “sahipsiz” denilen köpeklerin aslında ne kadar çok hikâyesi olduğunu öğrenirken, onların bazen bir bahçesi, bazen sıcak bir yatağı, bazen bir tas yemeği; ama mutlaka uzaktan ya da yakından kendilerini düşünen bir dostu olduğunu da gördük.
Ve galiba en önemlisi, onlar sayesinde birbirimizin hayatına dokunduk.
Biz, dışarıdan bakıldığında birbirinden oldukça farklı kadınlarız. Hepimizin işi, ailesi, çocukları, bakmakla yükümlü olduğu yaşlıları, sorumlulukları ve yetişmesi gereken yerleri var. Kendi hayatlarımızı yaşıyor; günün büyük bölümünde bambaşka uğraşların peşinden gidiyoruz. Hayatı birlikte yaşamıyor, kendimizi ilgilendiren konularda birbirimizi meşgul etmiyoruz.
Fakat içimizden birinin ortak gruba attığı “Burada aç bir köpek var” yada “yeni yavrulamış bir anne buldum” mesajı ile hepimiz aynı yöne bakıyoruz.
İhtiyaç ne ise…Kimi mama buluyor, kimi veterinere yetişiyor. Kimi geçici bir yuva arıyor, kimi bahçesinin kapısını açıyor. Kimi tasma takmayı öğretiyor, kimi saatlerce yürütüyor. Kimi kısırlaştırma ya da tedavi masraflarına destek oluyor, kimi bir fotoğraf çekip yuva ilanı hazırlıyor.
Hiçbirimizin tek başına yapamayacağı şeyler, elden ele verilince mümkün hale geliyor.
Yaprak
Yaprak ve Bonbon
Bu görünmez ağın en güçlü ilmeklerinden biri Yaprak.
Yıllar önce, günün birinde böyle bir grubun oluşacağını elbette bilmiyordu. O yalnızca kendisine bakan her sıcak çift göz için bahçesini açıyordu. Bahçe dolduğunda ise “Artık yer yok” demek yerine yeni bir yerleşke kurdu. Her gün aç köpekleri besledi; kış gelmeden kulübeler buldu, hiç olmazsa yağmurdan ve kardan korunabilecekleri bir damları olsun istedi.
Yurt dışında herbirine yuva bulmak için uğraştı, bulduklarını havaalanına kadar götürdü. Her birisinin biletini aldı. Uçak havalandıktan sonra da sorumluluğunun bittiğini düşünmedi; vardıkları evi, yeni ailelerini, sağlıklarını ve mutluluklarını takip etti.
Çünkü onun için mesele, bir köpeği bulunduğu yerden göndermek değil; gerçekten yuvasına kavuştuğunu bilmekti.
Yaprak bugün bu oluşumun en büyük mimarlarından biriyse, bunun nedeni yalnızca çok sayıda köpeğe yardım etmiş olması değil. O, hepimize bir can için gösterilen çabanın başka hayatlara da yayıldığını öğretti. Zaman içinde Yaprak’ın bu çabasına farklı şekillerde destek veren pek çok kadın ve erkek hayvansever oldu.
Zeynep
Zeynep ve Casper
Zeynep’in bahçesi de aylarca, hatta yıllarca yuva bekleyen köpeklerin sığınağı oldu. Kendi köpekleri, kedileri ve henüz çok küçük çocukları varken hayatının düzenini tekrar tekrar değiştirdi. Yorulduğu, zorlandığı zamanlar elbette oldu. Fakat bir köpeğin barınağa gitmemesi için evinde ve hayatında ona yer açtı.
Bazen fedakârlık büyük sözlerle değil, zaten kalabalık olan bir yaşamın içinde bir cana daha alan yaratmakla anlatılır.
Lale
Lale ve Ponpon
Lale, grubumuzun insanları birbirine bağlayan görünmez köprüsü. Hayatını kendini geliştirmeye, sevgisini tüm canlılara yaymaya ve öğrenmeye adamış, merakı hiç eksilmeyen dünya tatlısı bir kadın. Herkesi tanır; ama daha önemlisi, kimin kime iyi gelebileceğini bilir. Bir ihtiyacı doğru kişiyle, bir çaresizliği olası bir çözümle buluşturur.
Begonvil Sokağı’nın prensesi Lale, günün hangi saatinde, hangi sokaktan geçerse geçsin mutlaka bir kediye ya da köpeğe dokunur. Birinin başını okşar, diğerinin derdini çözmeye çalışır. Gerektiğinde veterinere, gerektiğinde yıkanmaya götürür. Yaşlı ve hasta olanların son günlerine kadar hayattan tat alabilmeleri için onları besler, tedavi ettirir ve gelişmeleri hemen gruba bildirir. Aynı sokaktan geçen 15 kişinin göremediği o arka ayak aksıyor olayını yada gözünde sorun var teşhisini Lale ablaları görür ve üşenmez, yorulmaz arabayı durdurup o can’a yardım eder.
O, minnoşların koruyucu ablası, rahmetli Alex, Aster, Tina’nın ve halen evinde, bahçesinde ve sokağında baktığı MJ, Gece, Pinky, Tombalak, Minnoş ve Tarcın ve Zıpzıp’ın biricik annesidir.
Yasemin ve Hamlet
Yasemin, Hamlet, Isaac ve Niko
Yasemin ise hayatın ne kadar kıymetli olduğunu çok yakından bilenlerden. Hayatın bazen ne kadar acımasız olabileceğini hayatın dışında kalarak değil, yaşamın içinde durarak taşımayı becerebilen süper bir kadın. Canlı, enerjik ve sporcu ruhuyla Çiko ve Isaac’a sıcak bir yuva, şefkatli bir anne oldu.
Hamlet de senelerce site sokaklarında yalnız yaşadı, kim bilir belki de Yasemin’i beklemişti, kendisi 14, belki 15 yaşında olgun bir beyefendi.
Geçtiğimiz kasım ayında sokaklardaki canlarımızın barınağa gönderileceği duyulduğunda Yasemin, yumuşak başlı ve çok yaşlı Hamlet için “O barınakta yaşayamaz,” dedi ve bahçesinin kapısını açtı. Böylece Hamlet, belki de hayatının sonbaharında sıcak bir yuvaya, dört patili kardeşlere ve yumuşak bir kucağa kavuştu.
Birkaç ay sonra Hamlet’in kanser olduğunu öğrendik. İçimiz parçalandı. Ama Hamlet dayanıyor, Yasemin de onunla birlikte dayanıyor.
Bizler ise bu zor dönemi şefkatli bir annenin yanında geçirdiğini bildiğimiz için biraz olsun huzurluyuz. Çünkü bazen bir canlıyı iyileştirmek mümkün olmayabilir; ama ona korkmadan, yalnız kalmadan ve sevildiğini bilerek yaşayacağı günler vermek de yaşamın kendisi kadar değerlidir.
Arzu
Arzu iç mimar. Yaşam yerlerimizi yaşanabilir kılan, sımsıcak yuvalar tasarlıyor ama yalnızca binalara değil, hayatlara da nefes alacak alanlar açıyor. Gönüllü yoga dersleri veriyor, iyimserliğini gittiği her yere taşıyor. Sokaktan bir değil iki canı evlat edinmesi de onun dünyayla kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısı gibi. Eve aldıkları dışında, dışarıda da her cana dokunan, seven Arzu içindeki iyiliği bu şekilde paylaşmaya devam ediyor.
Arzu için iyilik, hayatın dışında yapılan özel bir görev değil; gündelik yaşamın içine sessizce yerleşmiş bir hâl.
Sinem
Sinem ve Boza
Sinem, Leonardo’sunun yanına sokaktan Boza’yı aldı. Bir cana yuva açmış olmasına rağmen “Ben üzerime düşeni yaptım” demedi. Dışarıda yaşayan diğer köpekler için daha ne yapabileceği sorusunu hâlâ içinde taşıyor. Her mesaja, her cana nasıl yardım edebilirim diye cevap veriyor, ilgileniyor.
Çünkü bir kez gerçekten gördüğünüzde, artık görmemiş gibi yapamıyorsunuz.
Didem
Didem ise geçici annelik yaptığı evlatlarını, kendi yuvalarına gittikten sonra da unutmuyor. Onlarla günün yirmi dört saatini paylaşıyor; huylarını, korkularını ve küçük mutluluklarını öğreniyor. Şimşek çaktığında ne hissettiklerini, yağmur yağdığında kulübelerinde kalmak isteyip istemediklerini düşünüyor. Gecenin birinde ya da üçünde onlarla yürüyüşe çıkmasının nedeni de bu: Gönlü onları üzmeye, incitmeye dayanmıyor.
Ben ise bu grubun içinde hayvanları daha iyi anlamayı öğreniyorum. Her bir can’ın ne kadar değerli olduğunu, sevginin, sarılanın gücünü, bazen sadece orada o patiyi tutmanın dünyayı değiştirdiğini. Her gün ve her hafta biraz daha fazlasını…
Kimi zaman beslemeye katılıyor, kimi zaman bir köpeği tasmaya alıştırıyor, yürütüyor; bazen kısırlaştırma ya da başka bir tedavinin masrafını paylaşıyorum. Bu süreçte her birinin ayrı bir karakteri, geçmişi, korkusu ve sevgisi olduğunu görüyorum.
13 sene önce barınaktan aldığımız oğlumuzla içimde yeşermeye başlayan bu sevgi, farklı köpekler ve onlara katılan kedilerle 4 köpek ve 2 kedili koca bir aileye dönüştü. Ve galiba, karşıma çıkan her köpeğe ayrı ayrı âşık olarak yaşıyorum.
Elimden gelse sokaklarda ve barınaklarda biraz sevgi için taklalar atan tüm köpekleri sahiplenmek isterim. Onları yalnız, aç ve hasta bırakmak zorunda kalmanın acısını hepimiz tek tek yüreğimizde taşıyoruz. O nedenle bu kadınlar çok özel, çok önemli. Yetemediğiniz, biri çıkıp yetişiyor, soluk oluyor.
Kasaba Sitesinin B Kapı muhtarı Casper
Casper
Bu hikâyeyi yalnızca biz kadınları anlatarak tamamlamak mümkün değil. Çünkü bizi birbirimize bağlayanların her birinin ayrı bir karakteri, alışkanlığı ve hikâyesi var.
Casper mesela…
Sitenin restoranında yaşayan, bembeyaz, sıcacık bir can. Sizi tanıyana kadar elinizi ısıracakmış gibi yapar, ağzıyla kendine özgü garip bir ses çıkarır. Çocuklar bu yüzden ona “Kırtlayan Casper” der. Oysa biraz zaman geçirdiğinizde anlarsınız ki Casper’ın yaptığı, yalnızca kendince bir tanışma merasimidir.
Restoran kapalıysa haber hemen grubumuza ulaşır. İçimizden biri ya da ikisi Casper’ı sevmek ve yemeğini vermek üzere koşar. O da bizi her defasında, sanki günlerdir bekliyormuş gibi, gülen yüzüyle karşılar.
Bugün hâlâ bulunduğu yerin muhtarı odur. Geleni gideni bilir, kimden sevgi göreceğini tanır, mekânına göz kulak olur.
Nazik ruh Elenor
Tuğrul ve Elenor
Elenor uzun yıllar sokaklarda dolaşmış, güzel ve sevgi dolu bir köpekti. Komsularımızdan birinin sayesinde bir yerleşkede kendisine bakılıyordu. Sonunda bir aile onu sahipleneceğini haberi geldi. Yıkandı, traş oldu, tüm hazırlıklar yapıldı, beklemeye başladık. Fakat gideceği gün önce bir hafta, ardından on gün, sonra yeniden bir hafta ertelendi.
Bazen olmayınca olmuyor.
Biz de bunun Elenor için doğru aile, aile içinse doğru zaman olmadığını anladık.
Ne var ki Elenor’un sahipleneceği düşünülerek kaldığı yere yeni bir yavru yerleştirilmişti. Bu nedenle yeni yuvasını beklerken geçici olarak restoranın bahçesinde Casper’ın yanına geldi. “Biraz kalır,” diye düşündüğümüz günler aylara dönüştü.
Derken kış geldi.
Yağmur ve kar bastırınca restoran balkonuna çıkarılan büyük deri kanepe, ikisinin ortak yatağı oldu. Bazen Casper, bazen Elenor kanepeye kuruluyor; gecenin karanlığında birbirlerine sokularak ısınıyorlardı. Birlikte hızla geçen arabalara havlıyor, mekânın güvenliğini kendi yöntemleriyle sağlıyorlardı.
Her sabah Şinik’in onlar için hazırladığı taze, vitaminli, Omega 3’lü yemekleri birbirlerini rahatsız etmeden yemeyi öğrendiler, kendileri sevdirmek için ise her zaman rekabet devam etti. Akşam yemekleri de restorandandı. Doğrusu, dışarıdan bakınca keyifleri yerinde görünüyordu.
Ama her rahat köşenin gerçek bir yuvanın yerini tutmadığını da biliyorduk.
Bu geçici arkadaşlık çok daha uzun sürmedi. Elenor, Almanya’nın Hannover kentinde onu bekleyen tatlı ailesinin yanına gitti. Şimdi kendi evinde, kendi insanlarıyla yaşıyor.
Casper ise hâlâ restoranın muhtarı; mekânını, insanlarını ve günlük düzenini aynı ciddiyetle koruyor.
A Kapının kızıl güzeli Nutella
Sitenin diğer girişinde yaşayan kızıl bomba ise baldır, tatlıdır, namıdeğer Nutellamızdır.
Sakin, kendine güvenen, kızıl bir afet…
Bir kulübesi var ama içinde pek yattığı söylenemez. Mekâna tatsız bir misafir yaklaştığında Nutella’nın havlamasını duyarsınız. Bunun dışında yürüyüş ya da koşu yapanlara bir süre eşlik eder, başını okşatır; sonra göbeğini yayıp şekerleme yapacağı köşesine çekilir. Artık bunu yapacak kıdeme fazlasıyla sahiptir.
Bizi bir arada tutan, bir canın yardıma ihtiyaç duyduğu anda hızla, aynı yöne bakabilmemiz.
Bizim hikâyemiz, kendisini bütünüyle sokak hayvanlarına adamış insanların hikâyesi değil. Hepimizin ayrı hayatları, uğraşları, sevinçleri ve dertleri var. Birbirimizin hayatında her zaman en öncelikli değiliz. Bizi bir araya getiren şey, her konuda aynı düşünmemiz de değil.
Belki bu yüzden aramızdaki bağ bu kadar gerçek.
Bazen bir torba mama taşırken dertleşiyoruz. Bazen veteriner kapısında birbirimize güç veriyoruz. Bazen kaybettiğimiz bir can için birlikte ağlıyor, bazen yuva bulan bir köpeğin yeni evinden gelen fotoğrafla çocuklar gibi seviniyoruz.
Onları iyileştirmeye çalışırken fark etmeden birbirimizin yaralarına da dokunuyoruz.
Elbette grubumuz yalnızca burada isimlerini sayabildiğimiz kişilerden ibaret değil. Kasaba Sitesinde bu uğraşlarımıza destek veren başka komşularımız da var. Kimi mama taşır, kimi tedavi masrafına destek olur, kimi bir gece kapısını açar, kimi yalnızca başını okşayıp bir cana görülmüş olduğunu hissettirir.
Tüm bu hayvanseverlerin eli, öyle ya da böyle, bu güzel canlıların üzerindedir.
Poyraz
Yıllar içinde hayatımıza dokunan kahramanlarımız da bunlarla sınırlı değil.
Poyraz, Kuzey, Mathilda, Tarçın, Neşe, Karakız, Püskül, Sunny…
Kimi hâlâ yanımızda, kimi başka bir evde, başka bir ülkede yeni ailesiyle yaşıyor. Kimini iyileştirdik, kimini yolcu ettik, kimini ise yalnızca bir süreliğine tanıyabildik.
Bir de adını hiç öğrenemediklerimiz var.
Sokakta geçerken göz göze geldiğimiz, belki bir kap yemeğimizi yiyen, belki başını bir kez okşatıp yoluna devam eden; gözleriyle sevgisini bırakıp hayatımızdan sessizce geçen bütün canlar…
“Sahipsiz” sözcüğü kulağa çok kesin geliyor.
Oysa İstanbul’un sokaklarında yaşayan bazı köpekler gerçekten sahipsiz değil. Belki adına düzenlenmiş bir kimliği, geceleri uyuduğu bir evi ya da yalnızca ona ait bir yatağı yok.
Ama onu merak eden, doyup doymadığını düşünen, hastalandığında veterinere götüren, yağmurda kulübesini kontrol eden, kaybolduğunda sokak sokak arayan biri mutlaka var. Nerden mi biliyorum, o aramayı yağmurda, gecenin karanlığında tek basına yapan pek çok kadından biriyim.
Biz, asla onların sahibi olduğumuzu söylemiyoruz. Çünkü hiçbir canlı bir başkasına ait değildir. Biz yalnızca dostları, komşuları, geçici anneleri ve yol arkadaşlarıyız. Onların yaşam hakkına, korkularına, sevinçlerine ve doğadaki yerine saygı duyan kadınlarız.
Onlara elimizden geleni vermeye çalışıyoruz: Bir tas mama, sıcak bir köşe, tedavi, sevgi…
Oysa onlar bize her şeylerini veriyor.
Birbirimizi bulmayı, birbirimize güvenmeyi ve hayatın en kırılgan hâline dikkatle yaklaşmayı öğretiyorlar. Bize iyiliğin büyük cümlelerden değil; zaman ayırmaktan, sorumluluk almaktan ve “Biri mutlaka ilgilenir,” demeden harekete geçmekten doğduğunu hatırlatıyorlar.
Biz birbirimizi onlar sayesinde tanıdık.
Onlar da bizim sayemizde, belki biraz daha az yalnız kaldılar.
Adını bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün güzel canlara söylemek istediğimiz bir şey var:
Belki bir eviniz, tasmanız ya da yalnızca size ait bir yatağınız yok. Belki sizi seven insanların kimler olduğunu da bilmiyorsunuz.
Ama sizi gören, merak eden, düşünen, seven sizin için birbirlerini bulup çoğalan, konuşan, çözüm üretmeye çalışan çok insan var.
Siz sandığınız kadar yalnız değilsiniz. Aslında hiçbirimiz değiliz.
Çünkü bu canlara açılan kapıdan; dostluk, dayanışma, umut ve kardeşlik de içeri süzülüyor.
Bu hikâyenin canları ve insanları
Yıllar içinde bu hikâyenin içinden geçen canlardan ve onlara dokunan insanlardan bazıları.
Didem Şinik Arıkan İstanbul · Ömerli
İstanbul’da sokak hayvanlarıyla insanlar arasında bugün de süren gündelik bakım ve dayanışmanın bir örneği. Ömerli’de komşuların mama, tedavi, geçici yuva ve sahiplendirme için kurduğu bu görünmez ağ, kent yaşamında bir canın sorumluluğunun tek bir kişiye değil, birbirini bulan insanlara nasıl yayılabildiğini gösteriyor.